24 Haziran 2009 Çarşamba

falan fıstık


esselam ve kelam hemen.
...

:tehdit:ben burdan yetmişmilyona seslenmek istiyorum. otobüslerde cakata cukata sakız çiğnemekten vazgeçin canlarım ciğerlerim. yoksa bir gün çok feci şeyler olucak sorumluluk kabul etmiyorum. bu seni ilk ve son uyarışım yetmişmilyon. akıllı ol. bi de kulağına takıyosun kulaklıkları, ağzımdan ne çeşit sesler çıkıyor diye düşünmeden tam gaz gidiyosun. sana çok pis bileniyorum bak haberin olsun. :tehdit:

efendim. kötü bir girizgah oldu lakin pek güzel selamlara ne zaman müsait ne benim zavallı kollarım ve gözlerim. evrak çantası taşımaktan (abi ne var o çantada inanmıyorum iki üç dosyayla kütük gibi oluveryor hemencecik!) elimde nasır çıktığından ve ömrü hayatımda nasır denen şeyle ilk kez karşılaşmış olmamdan kaynaklanan mağduriyetimden mi bahsedeyim, nette yıllar yılı olmuş vakit geçiremeyişim, üstüne adam gibi müzik dinleyemeyişim ve iyice zıvanadan çıkışım, izmirin sıcaklarından hagaden beynimin sulanışı gönlümün bulanışı. vs vs...

bir zaman var ki yazamadım biliyorum canlar. lakin zaman geri dönüş vaktidir. bu sıcaklardan bir türlü kurtuluş yoksa, zaman dert yanma vaktidir. klavyeye sarılıp içini boşaltma vaktidir. ve elbette o sakız çiğneyen ağızların, üstüne utanmadan bi de balon yapan dillerin koparılma vaktidir. ilgi ve bilginize sunar herkese daha yakın haftasonları dilerim. tanrı sizi çılgınca sakız çiğneyen insanlardan korusun.

sinsiyırli gamze.

dipnot: nette bütün vaktimi petsociety çılgınlığına kapılmış olarak geçiriyor oluşumu ne siz sorun ne ben söyleyeyim. tıp.

03 Mayıs 2009 Pazar

smart blogger ödülüsü


'tam dayaklık'ım ama kendim diye kıyamıyorum. lakin ne denilse yeridir gayri, hele ki teletabiye karşı boynum kıldan incedir. (bu kıldan ince lafına da çok gülerim yalnız bu arada, boynunun kıldan ince olduğunu düşünsene abi sağa dönüceksin, pat boyun devriliyo iki dakka durmuyor durduğu yerde falan. olmaz olsun!)

fi tarihinden kalma bir mim var idi. biraz da şundan beklettim belki. benim smart blogger ödüllerim çok net, ama onların ikisine de veremiyorum sanırım. hem ne biçim mim bu kuzum, gönül rahatlığıyla yazamadıktan sonra.

neyse benden günah artık gitsin, şutlayayım şu mimi hele.

şimdi şöyle oluyormuş. misal ödülü pat diye kucağınıza atıverdi birisi.

1- first of all diyorum arkideşlerim, "ödülü size veren kişinin adını yazıyorsunuz." peki canım.

~bu kıymetli ödülü, çok kıymetşinas teletabi yollamış bendenize. çok teşekkür etmekle birlikte esasen ödülümü kendisine vermek istediğimi belirtirim. kurallar gereği kendi ödüllerinizi size yollayan birisine yolayamıyormuşsunuz. bağrımıza taş basıp başka smart bloggerlar bulacağız elbette. tekrar teşekkür ederim sevgili teletabi. mucize bilogumu da ödüllendirmiş olmanız gurur kaynağı oldu efendim. pek teşekkürler. http://ayild.blogspot.com/

2- daha sonra "ödül verdiğiniz kişileri yazmalısınız." bittabii ki.

~ en net iki ödülüm teletabi ve prettyinpink'e olmakla birlikte, pretty daha önce mimlenmiş ve teletabi de dediğim gibi beni mimlemiş olması dolayısıyla olmuyor, olamıyor. dolayısıyla ben ödüllerimi çok keyifle okuduğum başka bloglara veriyorum.

~ilk ödülüm, yarı deli yarı stilize ve o haliyle onu okumayı çok sevdiğim birini, üç noktalarına anlamlar yüklediğim ve anlamlardan umut çıkardığım kişi:) bettypufpuf'tur kendisi. diyabetty'sini de merakla beklediğimizdir. ödülüm bettypufpuf'a. http://bettypufpuf.blogspot.com/ - http://diyabetty.blogspot.com/

~az görünür olsa da bu aralar, kaldırım serçesini okumayı da çok seviyorum. aslında o hep yazsın istiyorum, hikayecikleri bitmesin istiyorum.. diğer ödülüm kendisinedir. http://www.lisamariesimpson.com/

~bir de herşeyi oradan okuduğum site. eski alışkanlığım, dizi bağımlılığım, nerde ne olmuş ordan takip ettiğim ama en çok onun yorumuyla sevdiğim site. ranini'nin kaleminden, http://www.buradanokuyun.com/

ödülleri de dağıttıktan sonra son aşama.

3- "bu ödüle layık gördüğünüz kişilere bunu bildireceksiniz."

~hemmen!


iyi pazarlar ola.

27 Nisan 2009 Pazartesi

kapıyı anahtarla açmak *


diğer çocuklar okuldan eve döndüklerinde, evde yemek kokusu vardı. ben eve döndüğümdeyse, ev karanlık, sessiz ve henüz yuva değildi.

başka çocuklara kapıyı açarlardı, belki okul kapısından çıkışlarını seyrederdi annesi evlerinin balkonundan. benim anahtarım vardı ve annemlere kapıyı ben açardım.

ben çalışan bi ailenin çocuğuyum ya da esasen çalışan bi annenin kızıyım. çocukken anneme hep söylermişim, "başkalarının anneleri hep evde, onların eve girince 'eve girmiş' gibi oluyorum ben, ama bizim evimizde öyle olmuyor. çalışmasana sen de. anne sen de evde duran annelerden olsana.."

olmadı tabii. tabii ki olmadı.

...

benim annem ve babam devlet memuruydu. hani şu sabah sekiz, akşam beş olanlardan.

...

başkalarının anneleri çeşit çeşit yemekler yapardı (bir de başka evlerde yediklerim hep daha tatlı gelmiştir bana), annemse eve geldiğinde önceki akşamdan yaptığı yemekleri servise hazırlar, masayı donatır ve özenle hazırlardı akşam yemeğini. ama ben yemeği beğenmez, salataya maydanoz koyduğu için annemin yemeğini de burnundan getirir, türlü şımarıklıklar yaparak masayı terkederdim. sonra gönlümü almaya gelirdi yine tüm yaptığıma rağmen annem veya babam.. dayanamaz masaya dönerdim, ama yine de her bir yemeğe ayrı ayrı türlü bahaneler bulur kötülerdim.

başkalarının annelerinin evinde hep gün olurdu cart olurdu curt olurdu ve dolayısıyla türlü börekler pastalar olurdu. annem muhakkak her hafta kurabiye pasta vb yapardı ama ev anneleri daha çok şey yaparlardı. anneme kızardım, yapamıyorsun hiçbişey. hem ev annesi değilsin, hem güzel pasta yapmıyosun diye.

...

diğer çocuklar okuldan eve döndüklerinde o gece evde neler olurdu bilmem. ama bizim evde benim türlü huysuzluklarıma rağmen, birlikte oyunlar oynanır, annemle babam da benimle çocuk gibi saklambaç oynar, ekmek-peynir oynarlardı. babam kasetlerini her gün dağıtmama aldırmayıp benimle birlikte kaset kapaklarından çeşitli şekiller çıkarmak için yanıma gelir benimle ilgilenirdi.

annem her sabah kahvaltıya uyandırdığında her git başımdan deyişime karşılık bi öpücük kondururdu yanağıma.. babam her türlü kaprisime nazıma huysuzluğuma tahammül ederdi. annemin sabrını anlatmak imkanı göremiyorum çünkü hayatta tanıdığımen sabırlı insan kendisi ve tasavvur edilemeyecek bir sabrı var. mesela içtiğim suyun bardağını sürekli o toplardı arkamdan. yatağımı her sabah özenle toplayıp çamaşırlarımı katlaması, düzenli olarak yıkadığı çamaşırları ince ince emek emek ütülemesi, her akşam yemek yedikten sonra işin ve günün yorgunluğu yetmiyormuş gibi bir de ertesi gün için yemek yapması, sadece kendi hayatını değil, babamın ve benim de hayatımı düzene sokması ve benim gibi memnuniyetsiz huysuz uyuz bi insana tahammül göstermesi.. sayamayacağım daha nice özelliği var aslında annemin. o diğer anneler gibi değil, çünkü hiç bir anne diğer anneler gibi değil...

...

ve babam, tanıdığım en naif karakterli insan. en adam gibi adam.

...ve bugün dünyaya gelsem, yine aynı anne babanın çocuğu olmak isterim. çünkü onların benle duyduğu gurur, aslında benim onlarla duyduğum gururun sadece küçük bi yansıması..

...

bi sabah uyandım; annem yoktu yanımda, arkamdan yatağımı toplayacak. dağıttığım kaset kapaklarını da babam değil bendim toplayacak olan. sonraki sabahlarda, istemsizce yatağımı düzenli olarak toplamaya başladığımı farkettim. ve etrafta kalmış su bardaklarına, yerlere atılmış çoraplara, düzgün açılıp kapanmamış perdelere tahammülsüzlüğümü de.. babamın kızdığım bütün özelliklerini kapmıştım çoktan ve annemin kurtulması için söylenip durduğum alışkanlıklar hayat biçimi olmuştu benim için.

...
farkında olmadan hayatıma verdikleri şekil, olabilecek en güzeliydi.
...

peki ben onlar kadar iyi bi ebeveyn olabilir miyim? yorgun argın eve gelip hazırladığım yemekleri beğenmeyen çocuğuma anlayış gösterebilir miyim? değil anlayış göstermek, isyan edip masadan kalktığında ardından giderek onun gönlünü almaya çalışabilir miyim? kendi sorumluluklarını zor kabullenebiliyorken; bu ülke, insanlarına böyle kolay (!) yaşam şartları sağlıyorken, bir de (çok sevdiğim bir laf vardır biraz argo ama kullanmazsam çatlarım tam duruma göre zira) sıçtığım bok kalkmış bana çene yetiştiriyorken metanetimi, sabrımı ne kadar zorlayabilirim bilmiyorum.
...

tabii ki yolun başındayım. ama annem de düşününce aslında yolun çok başındaydı, babam da öyle. ve ben bana gösterdikleri 'sonsuz sabır, sevgi, anlayış, saygı, limitsiz güleryüz'e minnettarım. tanıdığım en harika iki insana ithaf olsun bu yazım da... umuyorum ben de böyle bir ebeveyn olabilirim..
iyi ki varlar...
_________

*"kapıyı anahtarla açmak" hıncal uluç'un sevdiğim bi yazısının başlığıydı. üstüne çok fazla düşündüğüm bi eylem bu. çok ağır, çok basit görünebilen ama çok komplike. ya da bana hep öyle şeyler çağrıştırdı, tüm bu yazdıklarımı düşünürsek...

~çocukluk anlatmakla bitmez. ben de bikaç bikaç yazmak istedim çocukluğuma dair bazı şeyleri- daha çok aileme dair oldu ama zaten çocukluk aslında aile değil midir ve aile de insanın hep çocukluğu? bundandır 80 yaşındaki annenin 50 yaşındaki kızına hala çocukmuş gibi yaklaşması..
hayat ne tuhaf.

hoşçakalınız efem.

26 Nisan 2009 Pazar

renklikalem'le desti izdivaç*

cümleten iyi akşamlar efendiler. kelamlarıma, herkese iyi bi hafta dileyerek başlamak istiyorum zira yarın pazartesi ve şimdiden karabasan gibi üstüme çöktü bile !

yazmayalı neler neler olmadı ki... misal, bloXoo'dan saba uğramış buralara, hayat emaresi göremeyince geri dönmüş. lakin iyi dileklerde bulunmaktan geri kalmamış, baharın buralara da uğramasını dilemiş. ben de öyle umuyorum, şimdilik.

sitem etmek istemiyorum zamansızlıktan, yorgunluktan, yoğunluktan. prettyinpink gibi (mi acaba?orda mı?) ben de bi yok oldum, uzunca bi süre hem de. hiç bişeye bok atamam. dediğim gibi bu tamamen benle ilgili bişey bence; nedenini henüz çözemedim ama kelimeler bi yerlere saklandılar, benimle oyun oynuyorlar şu sıralar...

dedim ya yazmayalı çok şey oldu. bunlardan en güzeli aslında denizi, namı diğer bebişkomu, babişkoma takdim etmem oldu efendim.

bir pazar günüydü yine. geçen hafta mı yoksa daha önceki hafta mı, günler günlere karışmış, zaman bi tuhaf akmaktayken hesap edemez oldum. neyse ne işte.

babam üstü kapalı olarak biliyordu aslında ama benden duyması gerekmekteydi. iş başa düştü, kelimeleri toparlayamadan pat pat söyledim babama. bütün gün kem küm kem küm tek kelime edememişken gün batmak üzereyken annemin kaş gözlerine dayanamayıp gözümü karartıp konuya girdim. ama doğru kelimeleri hala daha bulamamıştım. sonra pat diye dedim ki "şimdi durun! çok önemli bişey söylicem! ama gerçekten çok önemli ya niye dinlemiyosunuz dikkate almıyosunuz beni! bak söylüyorum valla!"

neyse babam bi toparlandı durdu baktı ve o an işte heyecanlandığını anladım, sanki bunu bekliyordu. "baba beni artık başka biriyle paylaşmaya hazır mısın?" sonra babamın ifadesinden bunun yanlış giriş cümlesi olduğunu anlayıp kıvırmaya çalıştım; "yani ama yine de çoğunluk hissem her zaman senindir biliyosun o yüzden üzülmene gerek yok". ama noldu? toparlayamadım. babamın şaşkınlığı, benim heyecanım, annemin biraz cesaretlendirici daha çok da gaza getirici bakışları eşliğinde bu şekilde başlayan bi konuşma, babamın "aklıma gelen başıma geldi" demesi ve yüzünün bozulması, terlemesi, garsondan peçete istemesiyle devam etti.

ama sonu güzeldi, babam benim ne hissettiğimin önemli olduğunu, her kararımda (o an; 'ağır ol yeğenim sanki evleniyoruz' diye geyiğe vurduysam da, 'ilk kez benle böyle konuşuyosun anladım ben anlayacağımı' deyip susturdu beni bu arada) benim yanımda olacağını, denizin iyi bi çocuk olduğunu vs vs (işte en önemli kısmı da buydu!=)) ifade eden ve neticesinde de onaylayan bi tavırla bitti konuşamamızın bu kısmı. tabii anlatırken çok kısa kestim haliyle ama öyle güzeldi ki o an, bu anı sizinle hem paylaşmak istemedim (kıskandım hep benim olsun bana özel olsun diye), hem de çok fazla paylaşmak istedim (mutluluğum heyecanım daha da katlansın diye).

durum böyleyken böyle efendim. bu konuşma annemle babamın izmire gelip beni ziyaret etmesi esnasında oldu, artık babam buraya geldiği için mutlu mu oldu pişman mı oldu orasını bilemeyeceğim :0)) -not:farkındaysanız, babam yüzüğü hala bilmiyor. annemse, "bak bunu pat diye söyledin, dur bakalım onu da böyle aniden söylersin yine sen" dedi bununla ilgili. ne ima etmeye çalıştığı konusu ise hala muamma benim için, yani bunu söyleyerek laf mı soktu bana dersiniz? :) gülerek söyledi ama sözler de çivi gibiydi sanki. tuhaf kadın. bilmem artık.

başka başka şeyler de oldu elbette. stajımın ilk altı ayı, yani adliyede olan kısmı 23 nisan itibariyle bitmiş bulunmakta ve ben 23 nisanda çocuklar gibi şendim! ikinci altı aylık kısım daha yorucu olacağa benzer ama ben bu yola başkoydum. ne olacaksa olsun, hazırım-diyebilmek isterim ama henüz emin bişekilde söyleyemiyorum ne yazık ki. gerçi herhalükarda bu iş ya yapılacak ya yapılacak!

aman neyse yine ne anlattığımı da ne anlatacağımı da karıştırdım, kelimeler bir gelip bir gitmekte, kafamı allak bullak etmekte. ben giderim rengim kalsın, breh dostlar da beni hatırlasın. (veda gibi oldu lan bu yok öyle bişey)


bu sabah gazetede gördüğüm bi haber. themis. adalet tanrıçası yani. olay şu, heykelin gözünü açmışlar, tarzı da değişmiş. peki, "şalvarlı adalet tanrıçası heykeli" gerçek mi, yoksa anayasa mahkemesi başkanı ve 'diğer' herkes bizimle dalga mı geçiyor. daha nicebilinmezlere gebe şu ülke. hey gidi.

sevgiler.


okumalar:
  • jeffrey moore- sinestezya (çok şükür bitti, şaka gibi bi kitaptı ve haksızlık etmek istemiyorum ama bence kapak kitabın içeriğinden daha güzeldi.)
  • ayşe kulin-veda (şu an okumaktayım. ayşe kulin okumaya geç kalmışım!akabinde umut'u okumaya başlayacağım.)
  • katre-i matemi aldım (henüz okumaya başlamadım) hem de iskender pala imzalı! kitap fuarından ben de nasibimi aldım ve dolayısıyla çok mutluyum!

29 Mart 2009 Pazar

mim kim dim tim *

aradan kaç zaman geçti, benden az olsa da kendisinden kaç post okuduk bilemiyorum lakin yüzümü kızarttım yazıyorum efenim. çok sevgili teletabi mimlemişti bir vakit bendenizi. eğer kulaklarım çok çınlamasaydı elim yine de gitmez idi bu klavyeye =) -ne yazık ki genellikle ve sadece müzik dinliyorum bu ara pc başındayken sanıyorum..

bu arada bu mimde bi nevi karakter analizi gibim bişey seziyorum çok geç olmasaydı cevapları ya da neye karşılık geldiğini öğrenmek isterdim lakin şimdilik yalnızca mim cevaplamaya yüz buluyorum kendimde- bi daha bu kadar mim bekletirsem mimim olmasın bi daha aha buraya yazıyorum. hıh.

1-)Paraşütle atlamaya karar verdiniz ve ilk atlayışınızı yapmaya hazırlanıyorsunuz. Yerde sıranızı beklerken yukardan atlayanları seyrediyordunuz... Aklınızdan neler geçiyor?

-ya bişey olursa şimdi. yapmalı mıyım allammm?!

2-) Sıranız geldi ve uçak üç bin metreye yükselirken siz de kendinizi hazırlıyorsunuz. arkanıza hiç bakmadan önünüzde açılan kapıya geliyor ve kendinizi aşağıya bırakıyorsunuz. Aşağıya atlarken ne diye bağırıyorsunuz?

-şimdi hayal ederken bile olduğu gibi kal atışlarım hızlanır. aşağıya atlarken de o heyecanla hayıııııııır falan diye bağırırım sonra da atlayış uzun sürerse eğer içimden dua ederim allaam nolur ölmeden yere iniyim tek parça halinde yareppim amin derim. sonra bu anın tadını çıkarmadığım için sonra çok pişman olacağımı düşünür etrafı seyretmeyi falan denerim ama olmaz ve yine dua etmeye başlarım. belki de çoktan bayılmış falan olurum. çok sakat. şimdi bile başım döndü şaka maka.

3-) Güvenli bir biçimde yere indiniz.Paraşütünüzü toplarken bir eğitmen size doğru geliyor ve birşeyler söylüyor.Eğitmen ne söylüyor?

-"uyanın! uyanın uyanın! çok güzel bi iniş yaptınız uyanın korkucak bişey yok" der muhtemelen çünkü ben yere indiğimde yarı baygın kendimi atmış olurum=)
sonra da toprağı falan öperim sanıyorum:O)

selam ederim teletabi ve af buyrunuz gecikme için. :$

son bi şey, seçim sonuçlarımız az biraz sonra açıklanmaya başlayacak. o vakit hepimize şimdiden hayırlı olsun. cumhuriyetin dünkü manşetinde yer alan bir ibare vardı: "siz oy kullanmazsanız... kim kullanacak?" altında da şunlar yazılıydı: "28 mart 2004 seçimlerinde istanbulda 2 milyon 918 bin 686 kişi oylarıyla büyükşehir belediye başkanını seçti. 2 milyon 65 bin 729 kişi ise oy kullanmamayı seçti."* bilen bilir. "olasılıksız"dan bana kalan hoşuma giden bi hededir bu. jasper caine abimize selam olsun.

24 Mart 2009 Salı

anne kucağı

karşıyaka adliyeden, izmir adliyesine geçerken minibüste farkettiğim bi detaydı anne kucağı. belki çok kez farkında olmadığım için yeterince ve yerince özümseyemediğim.

2-3 yaşlarında var ya da yok bi erkek çocuğu annesinin kucağına oturmuş, göğsüne bastırmış başını soğuktan da tüm olumsuz dış etmenlerden de kendini öylesine güzel koruyor ki.. işte o an o çocuk olmak istedim ve yol boyunca o çocuğun nasıl sanki oraya yapışıkmışçasına, sanki orası onun için varmışçasına yerini buluyor düşünüp durdum. aslında halimden memnunum evet ama, önüne geçemediğim bi şekilde zaman zaman böyle garip bi his oluşuveriyor içimde işte. okuldan çıkıp arkadaşlarıyla oynamaya koşturan çocuk ben olsam, annesi ödevlerini yapmıyor diye kızan çocuk olsam, liseden çıkıp erkeklerin veya başka kızların dedikodusunu yapan kız olsam, derse gitmek için otobüse binip otobüste mayışan üniversite öğrencisi olsam, keyfine göre okula gitmiyorum diyebilen ve evde kalıp film seyretmeyi, miskinlik yapmayı tercih edebilen kişi olsam, annesinin göğsüne yerini bulup orada kendine kusursuz bi dünya kuran çocuk olsam....

böyle şeyler işte.. küçük şeyler..

22 Mart 2009 Pazar

yağmur damlalarının sesi ve agætis byrjun

izmirin dinmeyen yağmurları dinmemekte, devam etmekte.. bi pazarı daha devirmekte, pazartesinin başlıyor oluşunun matemini tutmaktayım erken erken.. gidip kahvaltı etmeden önce herkese güzel bi gün dilemek istedim. evde de olsa yapılabilecek çok fazla şey olduğunu göz ardı etmemek lazım zira. (hoş, yine seminer insanı olduğum için gidip seminere katılacağım öğleden sonra ama du bakalım buna da bi çözüm bulmaya çalışacağım, miskinliğim tuttu çok fena hele de bu yağmurda hiç dışarı çıkmak istemiyorum)

kahvaltı menümü oluşturacak olan yumurtalı ekmek, tereyağ, peynir, zeytin ve organik domat (annem eskiden bu domateslere piç domates dendiğini, hor görüldüğünü, satılmadığını falan söylemişti) fakir bi kahvaltı sofrasını canlandıracak tek bişey biliyorum: o da lost. yeni bölümünü sabırsızlıkla beklediğimiz lost'un 9. bölümü namaste nihayet yayınlandı. bilmem ne derece sorularımıza yanıt verecek ama senaryo ve kurgu olayında iyice kendini aşan lost, izlediğim tek dizi bu aralar. (hey gidi çılgın dizici hallerim nerelerde şimdi?!)

yağmurlu bi pazar sabahına en iyi giden melodiler de jehaan barbur, sigur ros falan olsa gerek-kendimden biliyorum-

bi de geçen sabah otobüsten inmiş hızla büroya doğru giderken söyleniyordum kendi kendime falan ne bu sabahın köründe toplantı deyi. sonra önümden yaşlı bi teyze geçti ama nasıl yavaş yürüyor falan. sonracığıma acık poliyannacılık gibim oldu lakin hızlı yürüyebiliyor oluşumdan dolaayı acele ederek yürüyor olmamdan mutluluk duyarak daha bi istekle yürüdüm o yolu. amaan bu da böyle bişey işte. sabah maahmurluğu olmasından bunları düşünüyor olmalıyım.

herkese güzel pazarlar. yağmurun tadını çıkarın bence. (sahleeeeep!)

15 Mart 2009 Pazar

nerelerdeyim?

hangi kelimelere, hangi nedenlere sığınmalı.. sığınmalı mı yoksa durumu ifade etmeye mi çalışmalı.. yoğunluk falan fıstık tamam da belki de illa kısa da olsa bi arada yazabilirdim elbette ki ama olmadı olamadı. nihayet uzunca bi aradan sonra iki kelam edeyim istedim.
cuma gecesi saatler on ikiyi gösterdiğinde terminaldeydik, antalyaya gitmek üzere otobüsümüzü bekliyorduk. antalyaya gidecek olmamızın nedeni de, çok değil bundan bikaç ay önce birlikte aynı sıkıntıları yaşayarak mezun olduğumuz canımız kanımız arkadaşımız dilberimizin mezun olur olmaz evleniyor oluşu. =) küçük bi kıskançlık yaşanmadı değil, evet. herşeyin bunca yolunda gidişi ve gönlüne göre oluşu onun adına harikaydı. garip olan, sanki arkadaşımı bi yere gidiyomuş, bizden kopuyormuş gibi hissedişimdi. ama beyazlar o kadar yakışmıştı ki ona, düğünün olacağı otelin odasında onu hazırlanırken orada öyle heyecanlı görünce hem duygulanıp hem delicesine mutlu olmamak mümkün değildi.

bu arada ilk kez çok yakın bi arkadaşımın düğününü gördüm. bu esnada da kendimi büyüdüğünü kabullenmek istemeyen zıpır bi çocuk gibi hissettim.

şimdi gel gelelim aklımda kalan küçük notlara.

antalyaya kamil koçun rahat hattıyla gittik. rahat hatta polar veya battaniye olmamasını çok ayıpladım, kınadım (nilüferde vardı yanılmıyosam, buradan yetkililere seslenmek istiyorum!) şimdi öte yandan mola yerinde otobüsün kapısını açık bırakmalarından mütevellit, tam çılgınca sızmış kendimden geçmiş derin rüyalara dalmıştım ki üstüme kar yağarken uyandım (anneciğime selam ederim, kendisinden öğrenip sevdiğim bi sözdür zira: uyuyanın üstüne kar yağar.) sonra muavine çemkirdik falan ama iş işten geçmiş, uykumuz bölünmüş, sabahın 4ünde çok mağdur olmuşuzdur. öyle bişeyler işte. yetkililere teessüf etmek istiyorum buradan. evet. buradan.

gelelim antalya kısmına. antalyaya en son orta okul vakitlerimde gittiğimden dolayı sadece side'de bungalov evleri ve plajının şahane olduğu, bi ton gidip gidip denizin derinleşmedği falan gibi şeyler dışında bişey hatırlamıyorum. ama gittim gördüm ki antalya terminali tam bir fiyasko.

bi de şey demek aklımda bikaç vakittir. seçim propogandası derdine bu kadar para saçılacağına daha ele avuca gelir şeyler yapılsa daha iyi olmaz mıydı? du bakalım. gün ola, devran döne diyeyim şimdilik. çok doluyum bu konuda da, kelimelerimi toparlayabildiğim ya da belki kelimelerimin taştığı bir gün çıkar bişeyler. velhasıl olayı sidik yarışına döndürdüler. sokak başı bi ton abukluk görmekten, saçma sapan reklamlar görmekten sıkıldım.
bi de bu aralar neler okuyorum: angalta kigalşe diye bi kitap okudum; sevgilinin ısrarları neticesinde. kitabın adını duymamış olmanız normaldir. yazar sevglinin memleketinden, lüleburgazdan olduğu için biliyoruz biz de... kitabın arkasında yazan şu bikaç satır size fikir verir mi bilmiyorum ama sümerlerin zamanında küçücük bi kesiti anlatıyor işte bu kitap: "Tarihin her döneminde, dünyanın her yerinde güçlülerin egemen olduğu bir toplum yapısı sürerken, ezilenler de insanca yaşayacakları bir dünya kurmaya çabaladılar. Ezenlerin tarihi yazdığı, ezilenlerinse sadece yok olduğu gerçekler yaşandı."
sonrasında, ahmet ümit'in anlatımına duyduğum özlemi gidermek için patasana'yı -adını çok merak ettiğim ve fakat uzun süredir beklettiğim kitabın adı, hititlerde yazarın başyazmanı olan patasana'dan geliyor imiş- okudum. o da gayet keyifli bi kitaptı. her zamanki gibi ahmet ümit son dakikaya kadar katilin kim olduğunu sakladı. kitabın sonunda afallamış bir okur bıraktı.
ve şimdi, patasanadan sonra, ruh avcısı'nı okuyorum. günler çalışarak, yarı zamanlı müzik dinleyip kitap okuyarak, daha çok vakitsizlikten ve yorgunluktan sızlanarak geçmekte benim adıma.

bi de biloğumun yeni şablonu için hiç yorumda bulunmayışınızdan dolayı da size de teessüf ediyorum çok sevgili okur. bundan böyle daha mesafeli olalım lütfen. gidiyorum ben. kendinize iyi bakınız hoşkalınız. hıh.

not: bi dolu kitap aldım bu arada. okuma aşkıyla yanıp tutuşmaktayım. kitap alınca çocuklar gibim mutlu olmaktayım. neyse neyse. hıh demiştim en son.

17 Şubat 2009 Salı

anlam & sinir harbi

tespitte bulundum;

~ sevdiklerimiz olmadan hayatın anlamı olmadığına ve dolayısıyla varoluş sebebimizin çok basit ve net, sevdiklerimizle hayatın tadını çıkarmak olduğunu farkettim.

~ bir de "sora sora bağdat bulunur" gibi son derece özlü bi sözümüz mevcut, evet. ama sanırım bu sözü gerçek anlamıyla düşünürsek, kişinin yaşamını aramaya adaması gerekecektir. tıpkı bugün bilmem kaç nolu noteri ararken farkedişim gibi; birine sormadan kendi kendime arasaydım herhalde daha çabuk bulurdum yolumu.

bu da böyle bişey işte. sevdiklerimizle geçireceğimiz, yollarımızın hep açık ve net olacağı günlere.

15 Şubat 2009 Pazar

the ring.

başıma gelebilecek en güzel şey,en büyük şansım, canım sevgilim; sevgililer günümüz kutlu olsun. seni çok seviyorum bebişkom!

aslında 14 şubat olması münasebetiyle değil ama, yine de harika bi zamanlama oldu. biz de yüzüklü sevgililer kervanına katıldık dün itibariyle. söz diyorlarmış buna sanırım ama sözün medeni hukuktaki hükmü nişan olduğundan, henüz zort diye kendimizi nişanlı da ilan etmek istemediğimizden, ailelerimizin de haberi olmakla birlikte şimdilik sadece kendi kendimize yaptığımız bi merasimdi dünkü.

bu esnada da gözlemlerim ve tespitlerim oldu: kuyumcular çok para kazanıyormuş, herkesin delice bi yüzük bilezik ıvıdık zıvıdık velhasıl altın alma durumu sözkonusu imiş, çok fazla kuyumcu varmış, kuyumcu gezmek hiç zevkli değilmiş, ve sonuncusu hepsinden önemlisi: sevgilime yüzük çok yakışıyormuş!

anlayacağınız 3 yılın sonunda, mutluluğumuza mutluluk katıldı. katlanarak da artması dileğiyle.. sizin de sevginiz, sevgiliniz, mutluluğunuz daim olsun canlar.. sevgililer gününüz kutlu olsun!
Related Posts Widget for Blogs by LinkWithin